YATAĞANBABA MAKALELERİ

NECİP FAZIL ve "DURUŞ" FELSEFESİ!

 

 

NECİP FAZIL ve
“DURUŞ” FELSEFESİ!

(Türkiye Amerika’nın “Nazlı Sevgilisi” mi Olmalı?)

 

Benim "Necip Fazıl ve Duruş Felesefesi" adlı yorum-makalemi okumadan önce, DAÜ. KTK BSK.YRD. Semih Çelik kardeşimin araştırmasını / makalesini okumanız gerekiyor. Çünkü yorum-makalemi bu araştırma-makale için "istek üzerine" yazdım.

 

Semih Çelik'in Makalesi:

 

DÖRDÜNCÜ BOYUTA ŞİİR YAZAN ADAM

NECİP FAZIL KISAKÜREK

 

      Çağının, bedeninin ve ruhunun yalnızı… Yıllarca aradı; kâh hakikatin uzağında kâh kıyısında kâh içinde olarak… 1904’te İstanbul’da Çemberlitaş taraflarında dört katlı, ahşap, büyük bir konakta doğduğunda doktorlar yaşamaz demişlerdi. Kafası gövdesinden büyük, bu çilekeş adam; kelimeleri, eşyayı, zamanı, mekânı ve oluşu bilinen yüzleri ile yaşamakla kalmayacak, onların ötesinde, özünde ve üstündeki sırrı ve hakikati de yaşayacak ve dördüncü boyutun şiirini söyleyecekti. Kimdi bu adam?

      Duygu yüksekliğinin zirvesine çıkan, hayal âleminin sınırlarını zorlayan, görünenin ardını araştıran, yaşamayı yazmakla özdeşleştiren, eşyaya ruh veren, eşine az rastlanan üstün sezgi yeteneği, tasavvufi düşüncedeki enginliği ve metafizik derinliğiyle yarını fetheden bu adam; eserleri, fikirleri, şiirleri ve hayatı ile Türk edebiyat tarihine damgasını vuran Necip Fazıl Kısakürek’ti.

      Kelimeler manâlara giydirilen kalıplardır. Bazıları sözü bedene elbise gibi giydirirken, bazıları da cesedin üstündeki deri misali solgun bırakırlar. Necip Fazıl, dili bedene elbise gibi giydirmişti. O, konuşurken ve yazarken manâlar adeta özgürlük çığlıkları atar, düşünceler boşalan bir çağlayan gibi hürriyetine kavuşurdu.

      Kimisi için Necip Fazıl, geleneksel Türk şiirinin söyleyiş imkânlarını modern şiirin biçimleriyle tekrar çoğaltmasını bilmiş, duru Türkçe’nin temsilcisiyken, bazısı için o, birey olma kaygısını tasavvufi arayışının potasında eritebilmeyi başarmış bir zekâdır. Fakat hangi yönden yaklaşılırsa yaklaşılsın Necip Fazıl, Türk edebiyatının temel taşlarındandır. Necip Fazıl’ın sanat ve mücadele serüvenini anmaksızın vücuda getirilecek her Türk edebiyatı tarihi çalışması yarımdır, eksiktir.

      1915 yılında annesinin hastalığı yüzünden ailesiyle birlikte Heybeliada’ya taşınan Necip Fazıl’ın şair olmaya karar vermesi de o yıllarda gerçekleşecektir. Hastane günlerini ve şair olmaya karar verdiği hastane odasını Çile isimli şiir kitabının önsözünde şöyle anlatır:

      Şairliğim on iki yaşımda başladı.

      Bahanesi tuhaftır:

      Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter... Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde... Haberi veren annem, bir ân gözlerimin içini tarayıp:

      - Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!

      Annemin bu dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

      - Şair olacağım!

      Ve oldum.

      O gün, bugün, şairliği küçük ve âdi hasisliklerin üstünde gören, onu idrâkin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve âdi bahaneyi hiç unutmadım.” (Necip Fazıl Kısakürek, Çile, “Takdim, Şiirlerim ve Şairliğim”, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, Mart 2004, s. 9-10.)

      İmzası, yaşından fazla kitabın kapağını süsleyecek, henüz yirmi dört yaşındayken “Kaldırımlar Şairi” olarak şöhretin zirvesine çıkacak, 26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyat Vakfı tarafından Sultanü’ş Şuara yani “Şairler Sultanı” beratıyla ödüllendirilecek ve 60 yıl boyunca adeta durup dinlenmeden başta şiir olmak üzere tiyatro, hikâye, roman, makale, fıkra gibi değişik türlerde şaheserler ortaya çıkaracak edebi yaşamı işte bu tuhaf bahane ile başlamıştı.

      Şiiri “Mutlak hakikati aramakta, fevkalâde sarp ve dolambaçlı fakat kestirme ve imtiyazlı bir keçi yolu” olarak gören Necip Fazıl, sadece şiir yazan biri olarak kalmamış aynı zamanda şiirin mahiyeti üzerinde de çalışmıştır. 1946’dan itibaren İdeolocya Örgüsü başlıklı seri yazıları arasında yer alan, Büyük Doğu Dergisi’nde kısım kısım çıkan ve daha sonra Sonsuzluk Kervanı (1955) isimli şiir kitabı içinde bir araya getirilen Poetika bölümünde Necip Fazıl, şiirin ve şairin hususiyetlerini, niceliklerini ve niteliklerini toplam 14 bölüm halinde teferruatlı bir şekilde anlatmıştır.

      Poetika’nın Şiir başlığını taşıyan ikinci bölümünde Necip Fazıl, şiiri mutlak hakikat olan Allah’ı arama çabası olarak gördüğünü belirtir:

      “Şiir nedir suali çok eski ve pek çetin... Bu sual, insanoğluna, (Aristo)dan bugüne kadar duman kıvrımlarındaki muadelenin tesbiti kadar zor göründü. Bu yüzden gayet âdi laflar ettiler. (Aristo)dan (Pol Valeri)ye kadar bütün poetik fikirciler, ya sahilsiz bir tecrit denizinde boyuna açıldılar; yahut aşağının bayağısı birtakım kaba tekerlemelere düştüler. Hepsi bu kadar... Ve şiirin ne olduğu, her büyük mefhum gibi meçhûl kaldı.

      İlk poetika fikircisi (Aristo)ya göre, şiir, eşya ve hâdiseleri taklitten ibarettir. Sonunculara göre ise (Valeri vesaire) kaba bir his âleti olmak yerine, girift bir idrâk cihazı... Baştakilere göre şiir, en basit ve umumî temayül içinde zaptedilmek istenirken, sonunculara göre, hususî kalıplar içinde fikrin tahassüs edâsına bürünmesi şeklinde tarif edilmek isteniyor. Bu tariflerin başında ve sonunda, şiiri merkezleştiren haysiyetli bir muhit ile şiir muhitini kuran ulvî merkezden bir eser yoktur.

      Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hâdiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahçup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak mutlak hakikati arama işi...” (a.g.e., s. 472-473.)

      Hece veznini yeniden ayağa kaldıran, Türkçe’nin imkânları içerisinde yeni söyleyişler yakalayan, hudutsuz ve girift şiir anlayışıyla Türk edebiyatına yeni bir renk getiren Necip Fazıl’ın dehası bütün sanat çevrelerince kabul edilmiş ve devrin önemli isimlerinin iltifatına mazhar olmuştur. Necip Fazıl, edebiyat dünyasında karanlığı delen bir yıldız gibi parlarken aynı zamanda kendisine de aşırı güven duyar ve büyük bir sanatkâr olduğuna inanırdı. Bu husus çoğu zaman onun kusurlu tarafı olarak sayılmıştır. Necip Fazıl’ın kendisine duyduğu aşırı güven, atak üslûbu ve cesaretiyle birleşince ortaya ince nükteler ve düşündürücü latifeler çıkar:  

      Dostlarından biri, bir gün Necip Fazıl’a dünyanın bütün dillerinde aynı oranda önemli kelimeler olup olmadığını sorar. Necip Fazıl gayet ciddi bir yüz anlatımıyla dostuna döner ve cevap verir:

      - Evet, var: Necip Fazıl.

      Kendi deyişiyle “anlaşılmadan benimsenmek”le “tanınmadan dışlanmak” arasına sıkışan bir yalnızlık kesitindeki yaşamı, onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece (25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, bal rengi gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikmesi ve pembeden daha kırmızı dudaklarının hafifçe kıpırdayıp: “Demek böyle ölünürmüş!..” cümlesini söylemesi ile son buldu. Dördüncü boyuta şiir yazan adam, doğduğu gün olan 26 Mayıs Perşembe günü büyük bir cenaze merasiminin ardından Eyüp sırtlarında toprağa verildi.

      Ama bu son, onun için son değil, aksine şiirinde yıllarca aradığı mutlak hakikate ulaşmanın yeni bir başlangıcıydı. Necip Fazıl, geride bıraktığı dev külliyatıyla, ömrünü verdiği fikir mücadelesiyle, siyasi ve tarihi incelemeleriyle, aksiyonuyla, şiir anlayışıyla Türk fikir ve edebiyat dünyasının gündeminde ve gönlünde her zaman ön safta yer alacak, ezeli edebiyat bestesinde ebedi bir ses olarak kalacaktır.

Doğu Akdeniz Üniversitesi Kültür ve Tarih Kulübü Başkan Yardımcısı Semih Çelik

 

 

YATAĞANBABA'NIN YORUMU:

 

Kıbrıs Doğu Akdeniz Üniversitesi Kültür ve Tarih Kulübü Başkan Yardımcısı ve okuyucum Semih Çelik, bu makalesi / çalışması ile ilgili yorumumu öğrenmek istiyor.

 

Semih kardeşimin çalışmasını beğendim. Akademik bir disiplinle yazılmış ama akademik soğukluğu yok, şiir tadında bir çalışma…

 

Eleşiriye gelince! Doğrudan bu makaleyle alakası yok ama benim Necip Fazıl hakkında bazı kuşkularım var. Onlar da şunlar: (Verdiğim linklerde / bağlantılarda sayfanın tamamını okumanız gerekmez, “Necip Fazıl”ın adının geçtiği yerler “renkli” gösteriliyor!)

 

> NECİP FAZIL ve DİN!

 

Ben Necip Fazıl’ın, Semih kardeşimin yazısında belirttiği gibitasavvufi düşüncedeki enginliği ve metafizik derinliğiyle” anılacak bir adam olduğunu düşünmüyorum! Okuduğum hangi kitabıydı hatırlamıyorum, meâlen şöyle diyordu: “Öldüğümde falan sureyi / zikiri arkamdan şu kadar okuyun. Çünkü ben şu kadar okuyabildim ve eksik kaldı. Sayının falan sayıya dolması lâzım!” (Ben hatırlayamıyorum hangi kitabında olduğunu ama hayranları o bölümün geçtiği kitabı biliyorlardır.) Böyle bir vasiyet bırakan adamın “tasavvufta enginliği veya metafizik derinliği” söz konusu değildir. Sevenleri üzülebilir ama kestirmeden söyleyecek olursam, bu vasiyeti tipik bir “hurafe kalıntısı”dır. İslâm Dini’nde “ölünün ardından şu kadar şunu okuyacaksın” diye bir şey yoktur!

 

> NECİP FAZIL ve ÖRTÜLÜ ÖDENEK!

 

Neyse, bu kaydadeğer bir şey değil. Neticede “İslâm” diye “tasavvufun hurafe çöplüğünde” gezinmiş, hepsi bu! Fakat o meşhur Büyük Doğu gazetesi veya dergisini “örtülü ödenek”ten aldığı paralarla yayınladığı meselesi önemli. Çünkü bu şu demek: İktidar Necip Fazıl Kısakürek’i kullandı!

http://www.siyaset.tv/haber_detay.php?id=935

 

> NECİP FAZIL ve KUMAR!

 

Necip Fazıl kumar oynarken yakalanmış! (23 Mart 1949)

http://64.233.183.104/search?q=cache:gqmmDX96zc0J:cilekesonline.com/forum/showthread.php/tarihte-bugun-8262p23.html+t%C3%BCrban+necip+faz%C4%B1l+k%C4%B1sak%C3%BCrek+emin+%C3%A7%C3%B6la%C5%9Fan&hl=tr&ct=clnk&cd=62&gl=tr

 

> NECİP FAZIL ve AMERİKA!

 

Necip Fazıl’a göre “Amerika’nın sevgilisi olamazsak, orospusu olurmuşuz!” (Büyük Doğu Dergisi / 17 Temmuz 1959)

http://64.233.183.104/search?q=cache:9xkCezCJvJkJ:www.bozok.org/modules.php%3Fname%3DNews%26file%3Darticle%26sid%3D3301+t%C3%BCrban+necip+faz%C4%B1l+k%C4%B1sak%C3%BCrek+emin+%C3%A7%C3%B6la%C5%9Fan&hl=tr&ct=clnk&cd=36&gl=tr

 

> NECİP FAZIL ve HAPİS CEZASI’NIN NEDENİ:

 

Necip Fazıl “Atatürk’ün hatırasına hakaretten” hapis cezası almış! (02 Mart 1960)

http://64.233.183.104/search?q=cache:fMb98POTjh4J:www.kalbim.gen.tr/forum/index.php%3Ftopic%3D19019.350+t%C3%BCrban+necip+faz%C4%B1l+k%C4%B1sak%C3%BCrek+emin+%C3%A7%C3%B6la%C5%9Fan&hl=tr&ct=clnk&cd=75&gl=tr

 

> NECİP FAZIL ve DESTEKÇİSİ!

 

“Çile” adlı şiir kitabını, dün “Siyasal İslâm”ın, bugünse hem “Siyasal İslâm”ın hem de “Ilımlı İslâm”ın savunucusu gibi duran Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sayesinde yayınlamış! (Aşağıdaki sitenin “Necip Fazıl Hayranı” bölümü)

http://cankaya.azbuz.com/readArticle.jsp?objectID=5000000001978661 

 

Bir bakıyorsun Necip Fazıl’a kumar oynuyor, bir bakıyorsun arkamdan şu kadar şunu okuyun diyor! Bir bakıyorsun kadının bacaklarına tapıyor, bir bakıyorsun taparken de işin içine İsa Peygamberi karıştırıyor! Bir bakıyorsun Atatürk’e hakaretten hapis yatıyor, bir bakıyorsun örtülü ödenekten para alıyor. Bir bakıyorsun Dinden Kitaptan bahsediyor, bir bakıyorsun Amerika’ya Amerika’dan / Amerikalılardan daha çok övgü yağdırıyor!

 

Bu tarihi vaka’lar ortadayken yanılıyor olabilirim ama –kimse kusura bakmasın- Necip Fazıl Kısakürek’te ben bir “duruş” görmüyorum! Bu adamın “ne olduğunu” ben anlayamıyorum! Dedim ya bir “duruşu” yok diye!

 

Hatta ve hatta ben Necip Fazıl Kısakürek’in Amerika’ya bu övgülerini okudukça, Necip Fazıl’ın Amerika tarafından –şimdinin Ilımlı İslâm’ı olan- “Yeşil Kuşak İslâm’ı” projesinde kullanıldığından da şüpheleniyorum.

 

Şairliğine / edebiyatımıza katkısına ve de Semih kardeşimin çalışmasına bir şey demiyorum. Fakat Necip Fazıl’ın "Amerikan politikasını korumakla mükellefiz... Amerikan siyasetini tutmak biricik yol... Amerika’dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı.daveti ortadadır ve Yatağanbaba bu davete uymaz!

 

Bu böyle biline!

 

Amerika konusunda Yatağanbaba Mahzun-i Şerif’in şu tesbitine / davetine uyar:

 

Vietnam’ı yiyen velet,

İki yüzlü kahpe Millet,

Amerika katil, katil…

 

Mahzuni der: Türk Milleti,

Çıksın gitsin elin iti,

Demedim mi bunlar kötü,

Amerika katil, katil!

 

Şimdi! Ben bunları yazdım diye Necip Fazıl’ı seviyorum veya sevmiyorum diye bir yorum yapmasın kimse! Baştan söyledim, benimkiler birer “kuşku”… Çünkü onun yaşadığı zamanda yaşamadım, şartları bilmiyorum. Bilen varsa ve bu verdiğim kaynaklardaki bilgiler yanlışsa doğrusunu öğrenmek isterim. Yoksa Necip Fazıl Kısakürek benim hiç ilgimi çekmedi bu güne kadar. Sadece araştırma yaparken “işim icabı” bazı notlar almışım, hepsi bu!

 

“Senin şiire ilgin yok mu?” da demesin kimse! Ben şiir okumam ama dinlerim. Çünkü okurken vurguları yapamayınca şiir anlamına bürünemiyor ve gücünü kaybediyor. Fakat iyi şiir okuyan birinden dinlersek, o zaman o şiirin gücü, derinliği, anlatmak istediği ortaya çıkıyor.

 

Şiirde yazarlığımdaki gibi iddialı olmasam ve hatta anlamasam da, liseye giderken yazdığım şiirler arşivimde duruyor. Belki onları kitaplaştırırım. Yayınlanacak olursa, adı belli:

 

“Sayın Arkadaşım Yalnızlık!”

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı